Varlığın doğa ile kurduğu ilişki, yalnızca hayatta kalma dürtüsü üzerinden değerlendirilemeyecek ölçüde katmanlı ve varoluşsal bir anlam taşımaktadır. İnsanın varoluşundan itibaren deneyimlediği korku, dışsal tehditlerin yarattığı bir refleks olmanın ötesinde; kendi sınırlılığının bilinciyle yüzleşmesinden ve bilinmeyenle kurduğu ilişkinin doğurduğu kaygıdan beslenmektedir. Varlık, ölümlülüğünün yarattığı belirsizlikle yalnızca fiziksel bir tehdit düzleminde değil; aynı zamanda ontolojik bir kırılma alanında karşı karşıya kalmaktadır. Bu kırılma, insanı kendi varlığından kaçmaya değil; aksine, içsel bir güç alanı inşa etmeye zorlayan temel bir eşik olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda varlık, kendi iç dünyasında geniş ve korunabilir bir varlık alanı kurma cesaretini göstermekle yükümlüdür. İnsan, varlığını yalnızca biyolojik bir gerçeklik olarak değil; benliğinin inşa edilmiş, bilinçle yoğrulmuş ve evrene sunulması gereken bir bütünlük olarak hatırlamakla sorumludur. Geliştirilen bu tutum, varoluşu anlamlandırma, sınırlandırma ve sürdürülebilir kılma çabasını da beraberinde getirmektedir. Varlık, kendisini çevreleyen kaos karşısında fiziksel, simgesel, ruhsal ve zihinsel dönüşümünü gerçekleştirebildiği ölçüde yüksek benliğiyle temas kurabilmekte; bu temas sayesinde içsel boşlukların ve çözülmelerin oluşumunu engelleyebilmektedir.
Yüksek benliğiyle bağlantıya geçen varlık, çizgiler, işaretler, tekrar eden formlar ve çemberler aracılığıyla kendisini görünür kılmaktadır. Bu simgesel dil, yalnızca bireysel bir ifade biçimi değil; zamanlar ötesi bir anlaşma alanı yaratma işlevi taşımaktadır. Varoluşun bilinen ilk evrelerinden günümüze kadar uzanan süreçte, ilkel insanın mağara duvarlarına, taş yüzeylere ya da toprağa kazıdığı simgeler; doğaya karşı çizilmiş bir savunma hattı olmanın ötesinde, ruhun kendisini güvence altına alma girişimi olarak okunmalıdır. Bu üretimler, bireysel estetik kaygıların değil; kolektif bir bilincin, ortak bir korkunun ve ortak bir inanç sisteminin dışavurumudur. Simgeler bu yönüyle hem koruyucu hem de düzenleyici bir işlev üstlenmiş; insanın varoluşsal kaygısını anlamlandırdığı bir ara yüz oluşturmuştur.
Ölüm bilinciyle kuşatılmış erken dönem insanı için simgeler, hapsedildiği bedensel ve zihinsel sınırlardan kurtulmaya çalışan ruhun kendisini görünür kılma ihtiyacının izleridir. İlkel simgesel üretim, herhangi bir temsiliyet kaygısı taşımaksızın; içsel olanın doğrudan dışavurumuna dayanmaktadır. Bu üretimlerde resimsel doğruluk, estetik oran ya da biçimsel uyum arayışı bulunmamaktadır. Amaç, görüneni betimlemek değil; hissedileni, korkulanı ve sezileni yüzeye taşımaktır. Bu yönüyle ilkel insanın üretimi, bilinçdışı süreçlerin doğrudan eyleme dönüştüğü bir ruhsal doğaçlama tavrı olarak değerlendirilebilir. Bu tavır, sanat tarihinin başlangıcını yalnızca teknik bir gelişim süreci olarak değil; bilinç ile varlık arasındaki ilk yaratıcı temas olarak konumlandırmaktadır.
Kazıma, taşla aşındırma, zımparalama ve doğal pigmentlerle boyama gibi doğrudan bedensel temas içeren teknikler; insanın doğayla kurduğu ilişkinin izlerini maddesel düzlemde görünür kılmaktadır. Bu teknikler doğayı taklit etmekten çok; onunla temas hâlinde olmayı, direncini hissetmeyi ve onunla birlikte üretmeyi mümkün kılmaktadır. Bu nedenle ilkel simgeler, yalnızca tarihsel belgeler değil; insanın doğayla kurduğu ontolojik ilişkinin maddesel kayıtlarıdır. Bu simgesel miras, tarihsel süreklilik içerisinde biçim değiştirerek günümüze kadar ulaşmış; farklı kültürlerde, inanç sistemlerinde ve sanatsal üretim biçimlerinde yeniden yorumlanmıştır.
İlkel insanın çizdiği bu ilk sınırlar, çağdaş sanat pratiğinde hâlâ anlam üretmeye devam eden temel referans alanlarıdır. İnsan, değişen koşullara rağmen korku, belirsizlik ve varoluşsal kaygı karşısında simgelere başvurmaya devam etmektedir. Bu durum, simgesel üretimin insan varoluşunun süreklilik gösteren temel bir ihtiyacı olduğunu ortaya koymaktadır.
Sanatsal Pratikle Kuramsal Çerçevenin Kesişim Noktası
Bu tarihsel ve ontolojik arka plan, sanatsal üretim pratiğimin temel kavramsal zeminini oluşturmaktadır. Resim çalışmalarımda, doğadaki doğal dokulardan yararlanarak tuval üzerine sabitlediğim toprağı; kazıma, zımparalama ve aşındırma süreçlerinden geçirerek saf pigmentler ve suluboya tekniğiyle dönüştürüyorum. Bu yaklaşım, doğayı temsili bir nesne olarak ele almaktan ziyade; onunla doğrudan temas kuran, maddesel ve tinsel bir ilişki geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Başlangıçta ilkel ve koruyucu simgelerin çağdaş resim diliyle yeniden düşünülmesi hedefiyle çıktığım bu yolculuk, zamanla kendi içsel devinimlerimin ve tinsel varlığımın sürece dâhil olmasıyla özgün bir simgesel anlatı alanına evrilmiştir. Ürettiğim görsel formlar, bilinen türlerin temsili olmaktan çok; varlığından haberdar olunmayan, hayal düzleminde çoğalan ve sezgisel olarak inşa edilen varoluş ihtimallerinin izlerini taşımaktadır. Bu süreç, kişisel bir mitoloji alanının oluşmasına olanak sağlamıştır.
Sanatsal üretimlerimi ekolojik sanat bağlamında konumlandırırken, insan-merkezci yaklaşımları reddeden ve canlı-merkezli bir söylemi benimseyen bir perspektif geliştirdim. Toprağı yalnızca bir malzeme olarak değil; etik, felsefi ve ontolojik bir özne olarak ele aldım. Vegan söylemlerle desteklenen bu yaklaşım, doğada var olan tüm canlıların yaşam haklarına saygıyı temel alan bir duruşu ifade etmektedir. Hayvan figürlerini temsili unsurlar olarak kullanarak, geçmişten günümüze insanın doğada iz bırakma eylemini; simgeler, semboller ve evrenin sonsuzluğu bağlamında yeniden okumayı amaçladım.
Akademik Süreçten Bağımsızlaşma ve Sanatsal Yönelimin Derinleşmesi
Akademik süreç içerisinde karşılaşılan kuramsal yaklaşım farklılıkları, ifade etmek istediğim düşünsel ve sanatsal yönelimi aktarma konusunda yaşanan çatışmalar ve kendi sanatsal yolculuğumun gerektirdiği arayışları yeterince destekleyemediği yönündeki değerlendirmelerim, lisansüstü eğitim sürecini sonlandırarak bu yolu bağımsız biçimde sürdürme kararı almama neden olmuştur. Bu karar, akademik üretimden bütünüyle kopuş anlamı taşımamakta; aksine, düşünsel ve sanatsal araştırma alanımı daha özgür ve disiplinlerarası bir zeminde genişletme gerekliliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Lisansüstü çalışmalarım sürecinde, Türk kaya resimlerinde kullanılan hayvan figürleriyle birlikte yer alan simgelerin dönemsel bağlamda neyi ifade ettiklerini derinlemesine inceleme düşüncesi belirginleşmiştir. Bu araştırma yönelimi, sanat tarihi disipliniyle kurulacak ilişkileri merkeze alırken; aynı zamanda bilgi üretim sürecini ezoterik ve spiritüel alanlarla destekleyen çok katmanlı bir okuma biçimine evrilmiştir. Bu bağlamda üretimlerim, yalnızca tarihsel ya da biçimsel çözümlemelere değil; simgelerin taşıdığı tinsel, ontolojik ve kültürel anlam katmanlarına da odaklanmaktadır.
Sanatsal üretimlerimde, Birleşmiş Milletler’in kadına yönelik şiddetle mücadeleye dikkat çekmek amacıyla belirlediği uluslararası günün sembol rengi olan turuncuyu bilinçli ve ağırlıklı bir biçimde kullanmaktayım. Ezoterik bağlamda güçlü bir dönüşüm, uyanış ve yaşam enerjisini temsil eden bu renk, hayvan figürleriyle birlikte ele alınarak türcülük ve cinsiyetçilik arasındaki yapısal ayrımcılık ilişkisini görünür kılmayı amaçlayan eleştirel bir söyleme dönüşmektedir. Bu yaklaşım, canlılar arasındaki hiyerarşik ayrımları sorgulayan ve insan-merkezci bakışı reddeden etik bir duruşu da beraberinde getirmektedir.
Evrenin bir bütün olarak ele alınmasının, parçacı yaklaşımlara kıyasla daha kapsayıcı ve üretken bir düşünsel alan sunduğunun bilinciyle yolculuğumu sürdürmekteyim. İçimizde var olan bilgi ve bilgeliği, bireysel benliğin sınırlarını aşan bir farkındalık düzleminde ele alarak; sanat aracılığıyla aktarılabilir kılma çabası, sanatsal pratiğimin temel motivasyonunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda çalışmalarım, Spiritüalizm ve Sanat ekseninde değerlendirilmesi gereken bütüncül bir yolculuk olarak ele alınabilir.
Dönemsel Üretim Süreçleri ve Seriler
2006–2010 yılları arasında, renklerin ifade gücüne odaklanan tinsel arayışlarım, beni görünenin ötesinde yer alanın görünür kılınmasına yöneltmiştir. Bu dönem, sezgisel algının ve içsel deneyimin resimsel yüzeye aktarılmasına odaklanan bir başlangıç evresi olarak değerlendirilebilir.
2010–2016 yılları arasında ürettiğim çalışmalar ise gökyüzünün taşıdığı gizemi keşfetme yönelimini ön plana çıkarmıştır. Gökyüzünde gözlemlenen doğaüstü ve olağandışı görünümler, bu dönemdeki üretimlerimin temel beslenme kaynağını oluşturmuştur. “Hava” elementini temsil eden Nebula serisi, gökyüzüyle kurulan bu tinsel bağın görsel bir ifadesi niteliğindedir. Aynı süreçte köklenme, varoluşun başlangıç noktaları ve geçmişten günümüze uzanan simgelerin ezoterik anlamlarına yönelik arayışlar, tinsel alanı besleyen belirleyici unsurlar hâline gelmiştir.
Bu yönelimin devamında, “Toprak” elementini merkeze alan çalışmalar ortaya çıkmış; 2010–2016 yılları arasında Kerpiç Evler, 2018–2022 döneminde ise Toprak İşler serileri üretilmiştir. Bu serilerde toprak, yalnızca bir malzeme değil; hafıza, köken ve varoluşun maddesel temsili olarak ele alınmıştır.
2023 sonrası üretimlerimde ise figür ve sembollerin daha grift ve soyut bir yapı içerisinde dönüştüğü; toprağın “Ateş” elementine evrildiği bir sürece tanıklık edilmiştir. Bu dönüşümün görsel karşılığı olan Mu serisi, maddesel olanın tinsel olana dönüşümünü merkeze alan bir anlatı sunmaktadır.
Dönemsel olarak değişim gösteren bu çalışmalar, kalıplaşmış üretim biçimlerinin ötesinde; yaşantıların, deneyimlerin ve içsel dönüşümlerin sanatsal yüzeye yansıması olarak şekillenmiştir. Kaynağın aktarılmasına yönelik bu arayış, kendi varlığımın en sahici hâline yaklaşma isteğiyle birleşerek tinsel yolculuğumun sürekliliğini sağlamaktadır.
Ayşe Aygün